5 Eylül 2008 Cuma

DERS

DERS: AKIL SAĞLIĞINI KORUMA TEKNİKLERİ

KONU: CÜMLEYİ ÖĞELERİNE KIRMA

CÜMLE: BEN ÇEVRECİNİN DANİSKASIYIM!

Cümleyi tekrar ve yavaşça okuyalım, “ben çevrecinin daniskasıyım”

Cümlenin öğelerine ayrılması işleminde önce yüklem bulunur. Bu cümlenin yüklemi de bir tamlamadır. Fiil olmamasına rağmen isimler de yüklem olma özelliği taşıyabilir. Bir hareket, eylem oluş hali bildirdiği için burada “çevrecinin daniskasıyım” söz öbeği yüklemdir.

Özne ise kim çevrecinin daniskası diye sorduğumuzda üzerimize tükürük sıçratarak atacağı çığlıktan anlayacağımız üzere “BEN” dir. Aslında “ben” gereksizdir. Olmasa da olur. Gizli de kalabilir. Daniskasıyım dediğinde daniskayı yüklem yapan “-yım” eki bize zaten anlatabiliyor kimin ne olduğunu. Ancak belki vurgulamak, kararlılığı ve gerçekliğini tüm dünyaya bir kez daha ilan etmek için

“BENNN” deme gereği duyuluyor.

Neyse bu ayrıntının çok önemi bulunmuyor. Ama elimizde bir daniska var. Bir de kavraması değil ama katlanılması zor bir zihinsel iklim.

Ha bir de şu var, tanıdığım bazı insanların, bahsi geçtiğinde gözlerinin dolmasına, sinirlerinin boşalmasına, olayın özneleri de dâhil olmak üzere bütün dünyaya geçmişe, geleceğe, evren ve varoluşun bütün olası anlamlarına lanet okuyup “AMINA KOYARIM BÖYLE İŞİN” demesine neden olan bir olay.

Tersanelerde çalışırken ölen işçiler.

Peki… Elde ne var

Bütün ülkenin çalışma hayatından ve sosyal güvenliğinden sorumlu olan bir adam, yüzden fazla işçi çalışırken ölünce dönüp bön bir ifadeyle bize diyor ki: “benlen nalakası var la!”. Üstelik çalışmadan, sosyalden, güvenlikten ve hepsinden de aynı anda mesul olan bu insan eskizi bu cümleyi K E B A P Ç I açılışında söylüyor.

Bir şeyleri öğelerine, birleşimine parçalarına ayırarak incelemek, anlamak istiyorum. Bunu etrafıma zarar vererek yapmak istiyorum. Müthiş bir acı bulutunun etrafımda oluşturduğu bulutun içinde sakince oturup çığlıkları, yıkılan binaların, eğilen metallerin sesini dinlemek, kökünden sökülen ağaçların sanki ağır çekimdeymişçesine önümden savrularak geçişini izlemek istiyorum. Anlayarak ve sonrasında ne yapacağıma dair sağlıklı bir karar vererek…

10 Nisan 2008 Perşembe

rutin bir prosedür

şimdilik benzersizdi. en azından kısa bir süre bunun keyfini sürebilirdi. önemli hissediyordu kendini. ki öyleydi de. insanlık ikiye ayrılmıştı.
o, ve -şimdilik- geriye kalanlar...
keyifle gülümsedi. etrafına bakıyor güzel güneşli bir havada şehir meydanında öylece ayakta dikilip günün tadını çıkarıyordu. durumun çarpıcılığı ve absürdlüğü onu iyice eğlendirmeye başlamıştı.
insanlar bu garip kıyafetli ve tuhaf görünüşlü adama yavaş yavaş dikkat etmeye başlamıştı. işgüzarın biri şimdiden ileride bir polise onu işaret ederek birşeyler söylemeye çalışıyordu.
eh ne yapalım keyfimiz bu kadar olabiliyormuş dedi kendi kendine..
sonra işini yapmaya koyuldu...
sadece bir kere öksürdü...
sonra yere yığılıp...
öldü...
herbir hücresi yavaş yavaş havada yavaş yavaş dağılırken, çekirdekteki bilinç biliyordu...
insanoğlunun evrim programındaki basit bir evrak hatasından kaynakalanan son 10 bin yıllık süreç böyle telafi edilmek zorunda değildi aslında. ama gelişim bürosu sorumlularının sırf bu yüzden uyarı cezası alacak olmaları bile onun için yeterliydi.
neyse imha süreci başlamıştı zaten.
işini sevmesi ise iyi bir şeydi yoksa bu çığlıklar ve kan yağ et hiç dayanılacak bir şey değildi..
güneş parlamaya devam ediyordu bu arada...

9 Nisan 2008 Çarşamba

ayrılık sevdaya dahil miydi?

aslında ilk anda farkında bile değildi.
kafasını çevirince gördüğü manzaranın bir parçası olmak onu zerre kadar etkilemiyordu.
ilginç ve zevkli bile bulunabilirdi böyle bir durumda olmak. ama sonradan anlatılıp hep birlikte gülünebilecek türde bir durum sayılmazdı. neyse zaten o kadar yaşayamayacaktı. güçlükle sol bacağını üzerinden attı. bir an için bacağının kaç kilo olduğunu merak etti. yavaşça doğrulmaya çalışırken vaktinin giderek azaldığını biliyordu. şoka girmemiş olması büyük şanstı. şimdi gözüne kestirdiği o kırık şişeye ulaşabilirdi.
yerde baygın yatan sevgilisinin boynunu o kadar özenli kesiyorduki sadece bunun için bile takdir edileceğini düşündü. ama heyhat. kırık şişe ile özen pek işe yaramayan bir ikilidir. her yer gene batmıştı.

ağır ağır bilincini yitirip paramparça olmuş bir yüzü öperken şunu düşünüyordu: bir ilişkiyi bitirmek neden bu kadar zordu....

8 Nisan 2008 Salı

olası bir cinayet öncesi notlar...

...ilk bakışta gözbebeğine saplanan toplu iğneler yüzünden sızan ince bir kan izi seçiliyordu. bu komik görüntü karşısında gülmemek için kendini zor tuttu. ne de olsa kibar biriydi ve böyle bir hareket kabalık olurdu. kısa bir bocalamadan sonra en uygun davranışın kendi gözbebeklerine de iğne batırmak olduğuna karar verdi. artık ikisininde gözünden kan sızıyordu. içini bir serinlik ve rahatlama duygusu kapladı ... alışıldık cümlelerle bir giriş yaptı konuya girmeye çalışıyordu ...

ama nasıl anlatılırdı ki böyle birşey
sonunda ne olursa olsun diyerekisteğini söyledi
acaba onu öldürebilir miydi?

yo yo korkmasına gerek yoktu
işinin ehliydi acıyı en üst düzeyde yaşatacağının garantisini verebilirdi
acaba nederdi?
...

16 Mart 2008 Pazar

janjanlı

şimdi, bugün pazar, yarın iş var, saat olmuş 10, banyomu yaptım, çamaşırları yıkadım, mandalinamı yiyip yörelerimiz türkülerimiz programını izliyordum ki, oha dedim. noluyoruz lan. 43 yaşında erdek'in ördeği olmuş, kahverengi çoraplı, yağlı kravatlı bi devlet memuru tandansına oturan şu davranışlarımın makul açıklaması ne olabilir. yanıtı ise bulmam uzun sürmedi. bunlar kalıtsal davranışlar. istemsiz tekrarlar. ilko-kul ve ortao-kul yıllarımızın pazar akşamlarının ayine dönüşmüş versiyonu. ritüel lan bu. derhal bozayım diye açtığım efes ekstra yüksek volümlü müzük ve evi ahıra çevirme çabası ise nafile. çarls bukovski bile pazar akşamları böyle davranıyomuş daha ben ne yapayım. yok arkadaş kabullenecen. belki ütü bile yaparım. (s.ke s.ke yapılacak o ütü. davar gibi bumburuşuk gömlekle insan içine çıkacak halimiz yok ya). yaaa bıraaakkk yeeeaaaa... (mandalina isteyen?)


fonda linkin park'ın reanimation albümünden 1stp klosr şarkısı çınlıyor...

9 Mart 2008 Pazar

seninle başım dertte ne yapsam bilmiyorum

bu gün kadıköy'de, kadınlar günü dolayısıyla yapılan etkinlikleri izledim. başlarında kırmızı eşarplar vardı çoğunun. kırmızı başlıklı kızlar resmi geçidi gibi. varya oralarda bi kurt bulsalar aazına sıçarlardı valla. de o kadar kadının arasında dikkatli olmak lazım. böyle, hava güzel, bir nümayişe çıkmış gibi genç ve fütursuzum. bi ıslık tutturdum, şarkı mırıldandım, ama "no woman no cry" şarkısını. ağzımı kırıyolardı lan!
halbüsü şarkı "ağlama bebişim ağlama bak üzme beni" manasında. bob abi yapmaz zati öyle şeyler.

büssürü kadının arasında saatlerce durunca bi tuhaf oldum. yarın ne giysem acaba diye düşünüyorum şimdi. ve buna benzer şeyler. yarın geçer diye umarken fön yapmak da ne zormuş. (noluyo lan)

fonda bob marley & the wailers'dan is this love var önererek dinlemenizi...

8 Mart 2008 Cumartesi

bak şimdi....

yalnız ne yoruldum arkadaş yaa. bunu geçelim ama şimdi. bi tişört almam gerekti bu gün. şöyle ki hava bugün açık 20 dereceyi buldu ve ben sabah 7 de evden çıkarken pis pencereden dışarı bakıp "ula hava kesin yağar ha hemi de buz kestirir adamı" deyince olanlar oldu. saat 11 de durum şuydu. bot-boğazlı kazak-iki kişilik kalın mı kalın bir kaban. ve bütün bunların içinde güç bela seçilen ben. etrafta ise kilotla gezenler bile vardı. yani ben görmedim de bi arkadaş söyledi. "kilot gördüm abi" dedi. neyse sonuç olarak sokaklarda acıyarak bakılan evsiz bir deli muamelesi gördüm. neyim varsa mecburen üstümde geziyormuşum gibi bi durum var ha bi de elimde bavuldan bozma bi çanta. oha lan ben bu hallere düşecek adam mıyım deyip kendimi bi dükkana atış attım çıkınca kazak çantanın içinde kaban elimde siyah seksi v yaka bir tişörtün içinde ıslak ıslak bakan ben elimdekileri görmezden gelirseniz iyi durumdayım yani. ıslak olmam ise o ana kadar eşşek gibi terlemem yetmiyormuş gibi üst çıkarma seansıyla olaya boyut katmamdan kaynaklanıyor. şu anda yeni bir tişörtüm ve hava durumlarına dikkate almamı sağlayacak eski bir deneyimim var. görüşürüz efendim.

fonda kudsi ergüner'in les passions d'istanbul albümünden bosphore parçası var. içim titredi yav.

3 Mart 2008 Pazartesi

işte öyle bir şey

bugün zor bir deniz otobüsü yolculuğu yaptım, yanıma semra özal oturdu! daha doğrusu semra özalın gençliğinin kuazimodoyla seviştikten sonra yatakta sigara içen hali. kız tam bir gudubetti bakırköyün en çirkin kızını bakırköylüler aralarında para toplayıp kadıköye göndermeye karar vermişler diye düşündüm bi an. sonra, denize açılınca kıyıda kutlama yapan birbirinin üzerine çıkan sevinçten denize atlayan insanları görünce emin oldum. gerçi zabıtalarla işportacıların katıldığı olimpiyatta olabilir bilemiyorum. neyse bakırköy deniz otobüsü iskelesi bugün çok sakin ve rahattı olağan bir gündü. ama otobüsün kalkmasına bir an kala ( bu arada denizde giden araca hayvan gibi otobüs dedik ama ne diyecem, deniz desem olmuyo, böyle eksik bişeyler kalaıyor aramızda, deniz otobüsü diye ikide bir yazmakta insanı yoran bunaltan enerjisini alıp sonsuz uzay boşluğundaki bir nokta olma duygusunu hatırlatan... ööööeeh bundan sonra kısaca d.o. diyecem) içeri bişey girdi ve klank diye bi ses çıkararak benim yanıma oturdu. vanilyaya benzeyen çok yoğun bi koku aldım önce. ama koku o kadar yoğundu ki, gözlerimin kanlandığını hissettim. ayrıca bu kokuda ters giden bir şeyler vardı. sanki bu vanilyaya minik bir bok parçası eşlik ediyormuş gibiydi aralarında ise sevinçle sallanan ter kokusu vardı. kafamı çevirip kanlı gözlerle yan tarafa bakamaya cesaret ettiğimde eşşek gibi bi gözlük gördüm sadece. kokudan gidip gelmeye başalyan bilincim bunun mantıksız olduğunu bana söylemeye çalışıyordu. vanilyalı bok kokan devasa bir gözlük fikri gerçekten mantıksızdı. elimdeki gazeteyi hızlıca sallamak suretiyle elde ettiğim ufak bir esinti kendime gelmem için gereken zamanı bana vermişti. neden sonra bunun bir parfüm kokusu olduğunu anladım. bok ve ter sandığım şeylerse aroması olmalıydı, ama gözlük yerinde duruyordu. üzerindeki RAYBAN yazısından bunun sıradan bir gözlük olduğunu anlamıştım, içinde biri olmalıydı. dikkatlice gözlüğün yan tarafından içeri girdim kayıtsız bir yüz bana bakıyordu. o an irkildim. bu yüz tanıdık birilerinin yüzüydü sanki. ama öyle aile dostu arkadaş komşu türü bi tanıdık değil, peki kimdi bu? tanrım! gözlüğün içinde bi süre bu sorunun yanıtını düşünürken elimdeki gazeteye bi an gözüm kaydı, iran cumhurbaşkanı ıraka gitmişti! neler oluyordu nasıl bir oyunun parçası olmuştum! tanrım! sarılan ve öpüşen yiyişen ahmedinejad ve celal talabani fotoğrafları boy boydu. sanki siyasi haberleri kullanan bir tan gazetesiydi elimdeki. hızla gözlüğün içinden çıktım. kadıköye geldiğimizde insanlar d.o. dan inmek için kapının önünde birikmişlerdi bende herkes gibi dikkat çekmeden indim.... kurtulmuştum...
aceleyle sigarımı yakıp olanları düşünmeye başladım.
beni ne tür bi oyunun içine çekmeye çalışıyorlardı! ama ne olursa olsun 45 lik magnumum işlerini görecekti!

(sonra bi arkadaş söyledi, bişe yokmuş yav sıradan bi tikiye çarpmışım)

fonda rigmor gustafsson'nun alone with you albümü çalıyor önersem dinlemenizi

2 Mart 2008 Pazar

gaaaaaa

göz kapaklarımı açık tutmak için harcadığım enerjinin yarısını işime harcasaydım şimdiye istanbul benimdi. ama o durumda her resimde gözü kapalı çıkardım, zhe zhe. yaa git yaaa dediğini duyar gibiyim ama şunu bilmelisinki - sinki, ne biçim bi ekmiş yav, sinki sinkisnkisikisik amaaaaan- şunu bilmelisinki gözlerimi açık tutmak için kahve beyden aldığım yardımlar eşşek gibi su kaybettiriyor bana. bi kupa kahvemi içtim hop iki kupa işiyorum. iki kupa mı içtim hop 4 kupa - ulan kupa da ne acayip oldu yalnız, sanki böyle yarışmalarda verilen kupalar gibi geliyo insanın aklına, halbüsi bildiğin fincan- dolayısıya gözlerimi açık tutma çabam yetmiyormuş gibi bi de angaryadan tuvalet seyahatları söz konusu oluyor. şu anda karar verme aşamasındayım.

1-gidip insan gibi bünyeyi yormadan yatsam mı acep? ama saat akşam itibarıyla 6:30 "bu saatte uyunurmu lan hayvan" diye kendi kendimle yaptığım iç hesaplaşmadan rahat 2 fransız filmi senaryosu çıkar. yani böyle daha erken gibi. bilemiyorum uyanık kalıp iyice yorulup saatin 10 falan olmasını beklemem lazım gibime geliyor.

2- kan dökülecek filmini izleyip uykuya süpersel bi geçiş mi yapsam. bu seferde filim pic olacak ama.

3- kahve ve arkadaşı sigarayla beraber biraz takılıp kendimi olayların akışına mı bıraksam.

du bakalım ben bişeyler ayarlıycam sana.
(kedi beynimi sigmeye devam ediyor bu arada)

fonda anouar brahem'in conte de l'incroyable amour albümünden iram retrouvée şarkısı çalıyor öneririm dinlemenizi...

1 Mart 2008 Cumartesi

BUGÜN

hikaye bitecek mi bilmiyorum valla, şu sıralar pek havamda değilim. zaten hikaye, fonunu herbert abinin sunduğu dünyadan alıyordu orjinal bişe değil yani. e orjinalini yaz sende düdük diyebilirsiniz. ona da oynamak istemeyen yeni gelin nazıyla "yerim dar" diyerek cevap veriyorum. herneyse bi vadede tamamlarım bunu ama şimdi böyle cansıkıtısı günlüğü şeklinde yazabilirim bilemiyorum. açıkçası kamuya açık olsada benden başka okuyan olmadığı için harbiden günlük gibi bişe.

neyse, şu anda kedim kızgınlık dönemine girmiş durumda ağzıma sıçtı resmen, gece gündüz pipiuuuv pipiiiiuuuooooooooooovvv diye inletiyo ortalığı kevaşe, hayır kukusunu mühürletecem o olacak. hakkatten zor işmiş ama azgın kediyle aynı evde kalmak. bütün gün miyavlıyor. el arabası gibi göt havada dolanıp duruyor. ve geceleri de SUSMUYOR. saat gecenin üçü veya beşinde domuz gibi durmadan ve susmadan. oooyyyyyy. şimdi çok zeki bazı sazanlar e sende seviştir yavruyu veya aaa kısırlaştırma diye bişe var duymadın mı diyebilir. bu sevgili akıl hocalarıma teşekkür eder ve bir kuku ameliyatının 150 ytl olduğunu hatırlatırım. sevişme meselesine gelince, iranlı güzelimize uygun bir aday biliyorsanız buyrun efendim. şimdi acılarımla baş başa kalmaya gidiyorum...
fonda amalia rodrigues'in fado portugues albümü çalıyor... dinlemenizi öneririm...