9 Kasım 2007 Cuma

9. BÖLÜM - SALDIRI

gece yakalandıkları kum fırtınaları topterlerinin işini bitirmişti. yola artık yürüyerek devam ediyorlardı. hedeflerine ulaşmaları için ise önlerinde daha çok yol vardı... gündüzleri kamp kuruyor, geceleri akıl almaz bir yıldız denizinin içinde yürüyorlardı.... çölün aysız gecelerinde yürümek, onları gerçeklikten koparacak muazzamlıktaydı... gökyüzü o kadar yakındı ki, içinde yürüdükleri o yoğun karanlıkta, yıldızları neredeyse elleriyle tutacaklardı... derin sessizliğin içinde uzayda yürüyormuş gibiydiler...hepsi aslında tek başına olsa da, hepsi aslında farklı farklı sebeplerle ilk adımını atsa da, yanında yoldaş olmadan yürünemeyecek yollardan birine çıkmışlardı...
çölün karşısında ne kadarda acizdiler. üzerlerinde damıtıcı giysileri olmasa çoktan susuzluktan ölürlerdi. yedikleri tek şeyse solucanların artıklarıydı. bazen, üzerine binmeyi başardıkları devasa kum solucanları ile hızlı bir yolculuk şansları da oluyordu. ama bu konuda da şansları yaver gitmemeye başlamıştı, her nedense solucanlar pek ortaya çıkmaz olmuştu. sanki onların olduğu bölgeden uzak duruyor gibiydiler...
şimdi de o yürüyüşlerden birindelerdi...

- sen, yırtıcıların işlevini asla anlayamayacaksın , dedi pegasus.
akın ş. bir yanıyla tehdit anlamına gelen bu sözleri düşündü...
- sen ise yaşama saygı duymayı, dedi. yok etmenin özel bir tarafını göremiyorum veya işlevini anlamıyorum..
- yeni bir başlangıcın temelleri için bazen eskiyi ortadan kaldırmanın zorunluluğudur bu, varoluşunun somut karşılığından bağımsız ele alınan bir yaşam düşüncesi bana fazla iyimserce geliyor. kaldı ki bir yok etme tutkusu değil bir yaratma tutkusu bu. düşmanını hayatta tutarak ona yeni bir hayat şansı veriyorsun sen. buna saygı duyuyorum. ama eski koşullarına terk ettiğin her yeni yaşam eninde sonunda yeniden düşmanın olarak karşına çıkacaktır.
- kötü de olsa şans şanstır.
-evet ama sen bilinçlerini silerek onların ellerinden neleri varsa alıyorsun. bilinçli tercihlerinin sonuçlarıyla yüzleşme fırsatınıda aynı zamanda. ben onlara yüzleşme fırsatını veriyorum.
-öldürerek?
-eh sonuçlardan biri de bu.
-bazen sana da yeni bir fırsat vermek geçiyor içimden.
-sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacağın bir hediye olacaktır bu...

android sessizce arkalarında yürüyordu... zihni şu an başka bir meseleyle meşguldü... fremen bölgesinin dışına çıkalı epey zaman geçmişti ve rahatça ilerlemeye devam ediyorlardı... bu bir sorundu... dark camilo'nun onlara konuksever davranmayacağını biliyordu... peki ne zaman harekete geçecekti ve o harekete geçtiğinde hazır olcaklar mıydı...
o esnada anroidin dikkatini başka bir şey çekti, yıldızlar neredeyse kaybolmuştu. hayır gündoğumuna daha vakitte vardı. pegasus ve akın da durdu. üçüde gökyüzüne bakıyordu şimdi... birdenbire zifiri karanlığın içine girmişlerdi. yıldızlar ortadan kaybolmuştu...bu gezegende bulut diye bir şeyin varlığından bile bihaber yetişen binlerce kuşak varken gökyüzünü örten bu şeyin ne olduğunu merak ettiler.
üçüde silahlarını yoklayarak yola devam etti.

adımlarının ritmini dinliyerek... her biri yapayalnız... çölde ilerliyordu... karanlığa alışmışlardı.
android arada bir pusulasına göz atıyordu... gene saatlerce yürüdüler, gündoğumu yaklaşmıştı artık, çadırlarını kurmak için durdular. gündüz bir saldırı olasılığı yoktu ama genede tedbirli olmak gerektiğini düşünerek çadırlarını kumun altına gömmeye karar verdiler. kumu kazmaya başladıkları sırada gün belli belirsiz aydınlanmaya başlamıştı bile... daha hızlı kazıyorlardı artık.
ilk farkeden akın oldu.
bir terslik vardı. gün doğuyordu ama sıcaklık her zamanki gibi hızlı artmıyordu. durdular. gökyüzü yavaş yavaş maviye boyanması gerekirken, hala kapkaraydı.... ortalık aydınlanmaya devam ederken anladılar. güneşi bir şey engelliyordu.
haftalarca sürebilen korkunç çöl fırtınaları milyarlarca tonluk kumu havaya kaldırabilecek güçtedir. yüzlerce kilometrekarelik bir alanı kaplayan bu toz bulutları ise gökyüzünde bazen haftalarca kalabilir.
tam şafak vakti, herbiri kafalarını kaldırıp üzerlerindeki bu yeni çöle baktılar. yerden kilometrelerce yukarıda yeni bir çöl vardı adeta. kum bulutları güneşe perde çekmişti.

güneş ışınları kristalize olmuş kum tanecikleriyle ışık oyunları oynuyordu. bu enfes manzarayı izlerken, pegasus, "evet" dedi. "artık gündüzde ilerleyebileceğiz, bu kum denizinin bize yardımı dokunabileceği hiç aklıma gelmezdi".
"bunun iyi mi kötü mü olduğunu ilerde anlayacağız" dedi android.
akın," biraz dinlememiz lazım, fırsatımız varken değerlendirelim" diyerek çadırını kurmaya devam etti.
bir kaç saat sonra onlara inanılmaz bir mucize gibi gelen bir şey yapıyorlardı: gündüz dışarıda yürümek!
açık çölde geçirdileri 15. günden sonra nihayet az da olsa aydınlık bir havada yürüme fırsatı bulmuşlardı. çölü gündüz görmek ilginç bir manzaraydı, nasıl bir yerde olduklarını daha iyi anlamalarını sağlıyordu. yürüyüş devam ettikçe ışık daha da azalıyordu.
şimdi daha kalın bir tabakanın altından geçiyor olmalıydılar. hava sanki korkunç bir sağnak patlamadan hemen önceki gibi bir hal almıştı. aslında garip bir kasvet bütün çöle hakimdi ama, üç yoldaş gayet keyifli bir biçimde gezintideymişçesine yürümeye devam ediyorlardı. keyifleri, henüz çok uzakta olsa da stilgar dağlarını görünce daha da arttı... belki dağa çok vardı ama artık küçük tepeler ve kayalıklar daha sık karşılarına çıkıyordu. bu yolculuğun daha kolay geçeceği anlamına da geliyordu. belki kayalıkların içinde bir mağaraya bile denk gelebilirlerdi, ki bu biraz da su bulma umudu yaratıyordu. su sadece akın ve pegasus için değil android içinde önemliydi. bedeni organik-mekanik bileşimden beyni ise tamamen organikti. az da olsa su onun için de gerekliydi.

"kuşkuların boşa çıkıyor android" diyerek gülümsedi pegasus.
"işte neredeyse stilgar dağlarına vardık bile, şu fremen olayını ve bozulan topterleri saymazsak, herşey yolunda, şimdiye kadar iyi bir yolculuk oldu bile diyebiliriz"
"sen çölün kendisini hafife alıyorsun" dedi eski fedaykin komutanı. "suyumuz biteli üç gün oldu ve biz hala yoldayız, suyu bulmak sandığın kadar kolay değildir burada. ayrıca topterlerimiz bozulduğundan beri hiç fırtınaya yakalanmadık. fırtına çıkarsa kaçmamız imkansız artık"
"iyi birşey çıkmaz mı senin ağzından" diye homurdandı pegasus.
akın en öndeydi, bir kaç kilometre ilerideki kayalık tepeyi işaret etti," şuraya vardığımızda fırtına ve susuzluk sorunlarını belki halledebiliriz" dedi.
pegasus kayalıklara bakarken şunu düşünüyordu "bunu neden hala sürdürüyorum acaba".
"belki geri dönecek bir yerin olmadığından" dedi, eski fedaykin komutanı.
şimşek hızıyla geri döndü pegasus, android ölüme bu kadar yakın olduğu başka bir an daha hatırlayamadı. soğukkanlılığını koruyarak devam etti "aklınla bulamadığın doğruyu öfkenle bulmak gibi garip bir maharetin var. bu yolu sonuna kadar götüreceksin bunu ikimizde biliyoruz " dedi.
pegasus, sinirinden çatlamak üzereydi. sesi gırtlağından hırıltı halinde çıktı, "sen. az önce. benim zihnimi mi okudun?"
android tam ağzını açmıştı ki, akının bağırtısı ikisininde dikkatini o yöne çekti.
akın 10 metre kadar önlerine bağırarak ileriyi gösteriyordu,
"geliyorlar" diyordu ...
"geliyorlar"....


8. BÖLÜM - BİR DENİZ ÜLKESİNDE

güneş batıyordu...ölümcül sıcaklık yavaş yavaş kaybolurken, pegasus çadırının dışına çıktı, kumlardan yükselen ısının etkisiyle sersemlemişti. yalnızdı dışarıda, android ve akın kendi çadırlarındaydı hala... bütün günü çadırın içinde hiç uyumadan geçirmişti, bu gece biraz sorun yaratacaktı ama fremen bölgesinin dışına çıkmaları güvenlik sorununu büyük oranda hafifletmişti.
her geçen saniye hava biraz daha soğuyordu. güneş ortadan kaybolurken pegasus ne yapacağını düşündü... alaluya ölmüştü... götürülen kurbanlardan biriydi o da... reaper dönüşümünün tamamlandığı haberini aldığından beri içindeki boşluk hissi tarifsiz bir kederle benliğini kaplıyordu.... öfke yoktu, intikam istemiyordu, evrenin geri kalanı gözlerinin önünde işkence çekse bile her organizmasıyla, umurunda bile olmazdı, sadece bilmiyordu... amacı yoktu....
sonsuzmuş gibi görünen kum yığınları önünde uzanırken başka bir çölde olmayı istedi.
ölü bir deniz ülkesinde, yalnız kendisi, suyun en dibinde yatarken, karanlık okyanusun tabanında yeni bir çöl hayal etti,
karanlık suların içinde savrulan bedenine yabancıydı...
neredeydi bilmiyor artık...
onu sarmalayan okyanus muydu, yoksa o mu okyanusu almıştı kollarına, anlamıyor artık...
kucakladığı bütün bir gezegen... tek bir denizden...
hangisi yaşatıyor hangisini, hangisi hangisinin yoldaşı bilmiyor artık..
izin verdi denizin onu almasına, izin verdi deniz, onun bir parçası olmasına...
önemi yok artık pegasus için geri kalanların, içindeki denizin dalgalarına izin verecek...
pegasus yola, bütün okyanusların özlemini ve yalnızlığını katarak devam edecek....

8 Kasım 2007 Perşembe

7. BÖLÜM - DÖNÜŞÜM

biliyordu.... bir daha eskisi gibi olmayacaktı. geri dönüşü olmayan bir yolculuk gibiydi....
caladan'ı hatırladı, doğduğu gezegenin birden bire aklına gelmesine şaşırmadan tadını çıkararak anılarına sarıldı. son defa zayıf olduğunu düşündü. artık insani duyguların sefil acısını ve sevinçlerini yaşamayacaktı. caladan günlerini geride bırakmıştı artık. orada geçen yıllara dair benliğinde kalan herşeyi yavaş yavaş silmişti . caladanlı küçük sevecen serkan g.!!! kendisini böyle hatırlaması bile tiksinti uyandırmaya yetmişti...
onu böyle hatırlayan bir kişi daha vardı... hüseyin e. onun caladan'daki tek dostu, fedaykinlerin komutanı hüseyin e...
geçen standart takvimle 124 yılda, aralarındaki ilişkide bazı değişiklikler olmuştu. bazı küçük(!) çatışmalar... bunların sonuncusunda hüseyin e. hayatta kalmak için mekanik bir beden kullanmak zorunda kalmıştı... şimdi bu soruna da son verme zamanı gelmişti...
çöldeydi android... yanında pegasus diye biriyle... ona doğru yaklaşıyorlardı... farkındalardı, onlar serkan g.ye yaklaşırken, serkan g. de onlara yaklaşıyordu....
düşüncelerinden sıyrıldı... yeni bir çağ açacaktı. son bin yıldır bekleyen o derin karanlığın bedeninde hayat bulmasına az kalmıştı. işgal ettiği gezegenlerin, hayatta kalan insanları onun dönüşümü için hazırlanmıştı... bunun için gereken 1 milyon insan, tek tek korkunç acılar çekerek karanlığın doğumu için feda edilecekti... gereksiz bir ayrıntı... şu ana kadar işgal ettiği gezegenlerde ölenlerin sayısını bile hiç düşünmemişti, belki milyonlar belki milyarlar.... yeni çağın kaderaht'ı sonsuz gibi görünen bir boşluğun üzerindeki hava köprüsünde yürüyordu... her adımında köprünün bir plakası önünde oluşup geçtikten sonra arkasında kayboluyordu. buradan sadece o geçebilirdi, Ix'lılar işlerini biliyor diye düşündü...bir kilometre genişliğinde ki devasa boşluk şatonun içindeydi, yapı insan mantığını zorlayacak bir ihtişam ve büyüklükteydi boşluğun yaklaşık 100 metre üzerinde, 50 metre arayla sıralanan devasa styx taşı blokları süspansörlerin üzerinde havada asılı duruyordu, taşların herbiri 50 ton ağırlığında ve 25 metre uzunluğundaydı. serkan g. yolun sonuna yaklaştığında boşluğa düşen insanları seyretmeye başladı. aslında etkileyici bir manzaraydı. yüzlerce insan taş blokların üzerinden aşağı atılıyordu, çığlıklar, feryatlar birbirine karışmıştı. serkan g. bu durumun oranın saygınlığıyla bağdaşmadığını düşündü, neyseki birazdan bitecekti, boşluğun kilometrelerce dibinde kaynayan yoğun karanlığı hissetti...
karanlık oradaydı... ateş ise kendisi...
sabırla mücadeleyle geçen 100 yıldan sonra...
son insan da boşlukta kaybolduktan sonra....
kendisini boşluğa bıraktı....
dark camilo doğuyordu....

6. BÖLÜM - ALALUYA' NIN HİKAYESİ

bir çoğu ne olduğunun farkına bile varamamıştı, yaşanan ani saldırıda neredeyse hepsi ölmüştü. şimdi sadece hayatta kalanları topluyorlardı. alaluya hayatta kalanlardandı. ve onu öldürmek veya yakalamak isteyenin ödemesi gereken küçük bir bedel olacaktı... çevresine baktığında artık cancri'nin işinin bittiğini anladı. burada kalmasının bir anlamı yoktu, daha da önemlisi yaklaşan sardokarlarla ilgili bir şeyler düşünmeliydi . alaluya 3 sardokar saydı, henüz onun olduğu bölümü yeni taramaya başlamışlardı. hızlı hareket ederse diğerleri gelmeden bu üçünü haklayabileceğini ve gemilerden birine ulaşabileceğini düşündü. duman yüzünden içerisinin çok net göründüğü söylenemezdi, yerdeki katanalardan birini aldı ve sessizce ön kısmı yıkılıp sadece kara bir çelik yığınına dönüşen yan duvarlardan birine doğru koşmaya başladı, duvara 3 metre kala bütün gücüyle sıçradı ve duvardan aldığı güçle kendini sardokarlara doğru savurdu, yere indiğinde iki sardokar ikiye bölünmekle meşguldü. üçüncünün ise ne olup bitdiğini anlaması, yeteri kadar uzun sürmüştü. alaluya sol eline aldığı katanayı zarif bir hareketle kullanarak üçüncü sardokarın kafasını kestiğinde yıkıntılar arasında kaçabileceği bir gedik arıyordu...
diğer sardokarların onun olduğu bölüme girmeye başladığını gördüğünde gemi yerden havalanmıştı bile.
cancri'yi yapanlar alternatif bir yapay gezegen inşa etmişlerdi. burası alaluyanında son iki yılını geçirdiği bir çeşit üstü aslında. ancak üs kavramı burayı tanımlamak için yetersiz bir sözcük kalırdı, cesserit sisteminin en güzel bahçeleri , ormanları, denizleri, hayvanları, yapıları buradaydı. dışarıdan gelen ziyaretçiler buranın gerçekten de turistik bir tatil gezegeni olduğunu sanıyordu.
şimdi gitmişti işte...
alaluya, gemisiyle uzaya doğru hızla tırmanırken arkasında alev alev bir gezegen bırakıyordu...
onunsa aklında tek şey vardı.
pegasus....

5. BÖLÜM - ANDROİD VE P.'NİN HİKAYESİ

şimdi daha sakin hissediyordu, arkasına baktığında sadece koca bir boşluk vardı, önünde uzanan boşluktan en önemli ve tek farkı ise aşılmış olmasıydı, sakinliği ise yalnız yürümediğinin aşılan her metrede biraz daha farkına varıyor oluşundandı. 1 hafta önce öldürmek üzere olduğu android artık tek desteği haline gelmişti, hiç konuşmamışlardı 1 haftadır. tek kelime etmeden 1 hafta geçmişti ama ikiside biliyordu konuşmaya gerek yoktu hedefi ve nasıl varacağını daha önemlisi sonunu ikiside biliyordu. ayrıca daha basit bir zorunluluk vardı. güneş yüzünden gündüz tek kişilik damıtıcı çadırlarında uyurken, sadece geceleri yol alabiliyorlardı ve gece çölün sessizliğinde akan kanınızın şırıltısını bile duyabilirdiniz. tabi bu çöl fremenlerinin de dikkatinden kaçmayacak bir ayrıntıdır. yani pek konuşmasanız iyi olur.
yüzey şekillerine mükemmel uyum sağlayan ve her şartta yerden 10 santimetre havada yol alabilen topterlerinin üzerinde ses hızından hızlı yol alıyorlardı. pegasus tam 1 hafta önce alaluyanın reaper dönüşümü için sardokarlar tarafından götürüldüğünü öğrenmişti. serkan g. için basit bir ayrıntı.... cesserit sisteminden toplanan 1 milyon basit bedenden yalnızca biri...
nereye götürüldüklerine dair yaptığı araştırma onu bu yorgun androide kadar getirmişti. serkan g. nin eski fedaykinlerinden, asıl adı hüseyin e. olan bu androidin görülecek küçük bir hesabı vardı anlaşılan...
şimdi ikisi birlikte yolda... yolu kesiştiren öfkenin parıltılı cazibesinin aydınlığında, ilerliyorlardı...
şafak sökerken mola verme zamanı gelmişti... güneşin tehlikesini biliyorlardı ama fremenlerle karşılaşmaktansa bazen güneşte kavrularak ölenlerin öykülerini de biliyorlardı... yavaşladılar güneş doğmadan çadırlarını kurmak için.. tam o esnada jihadd borusunun sesini duydular... artık hızlarını kesemezlerdi gözcü frermenlerden biri onları farketmiş olmalıydı... hızlarını artırıp yola devam etmeli ve güneşi göze almalıydılar. o anda ikisinin de dikkati nesfaratu dağlarının eteklerindeki büyük patlamaya yöneldi. boru onlar için değildi... fremenler başka biri için hazırlık yapıyordu... o anda pegasus anladı. patlama geceyi açık mavi bir renge boyamıştı. bu sadece ayks bombasıyla mümkün olabilirdi ve hafıza silici ayks bombasını kendisi de oradayken kullanacak kadar sıradışı ve deli bu galakside sadece o vardı... gelen akın ş.ydi... her mücadelesinin ardından kendisini bulması gereken o canavar....

4. BÖLÜM - SU SAMURUNUN HİKAYESİ


bu kadar kör olmalarına hala inanamıyordu. aslında bu kadar kolay olabileceğine ihtimal vermiyordu. ama olmuştu işte gözlerinin önünde haritayı ellerinin arasına almış evire çevire okumuştu ve her ayrıntıyı ridiula kristalinden yapılan yapay zekasına kaydetmişti. ve o iki sersem bir su samuru olduğunu sanmışlardı. çöl gezegenine gidiyorlardı. ölmek için neden bu kadar acı dolu bir yolu seçtiklerini merak etti. artık pek umurunda da değildi açıkçası. şimdi daha önemli işleri vardı.
gerçek adı tuğba e.ydi ve elbette insanları eğlendirmek için "yapılan" organik zeki hayvanlardan biri değildi. ritsa gezegeninde hayat bulan varlığı şu anda artık hergün gelişen yapay zekasını kaldıramayacak bir basitliğe sahipti. halen kullandığı ve ritsadan kaçmak için girdiği bu samur bedeninden bir an evvel kurtulmalıydı. bunun için anlaştığı serkan g. ise ondan yeni bir beden karşılığında sadece pegasus'un elindeki haritada bulunan bilgileri istemişti. heyacanla kabul ettiğinde bu teklifi, zarar verdiği androidin kim olduğunun farkında bile değildi. yeni bedenine artık çok yakındı. serkan g. nin karşısına çıkıp bilgileri ilettiğinde, hala bedene yakın olduğunu düşünecek kadar saf olmasına şaşıran tek kişi ise serkan g.ydi. bilgiler alındı ve küçük samurun kanı büyük şatonun kara mermer zemininde bir süre akma şansı buldu. ridiula kristalinden yapılmış olan beyni ise her ayrıntıyı kaydetmeye devam ederek şatonun salonunda bekledi....bekledi....bekledi....bekledi....

7 Kasım 2007 Çarşamba

3. BÖLÜM - SERKAN G.'NİN HİKAYESİ


daha çok deli cesareti denilebilirdi.
devasa dunidaho ovasına ve devamındaki stilgar dağlarına bakan şatosunda pencerenin kenarında ayakta duruyordu. pegasus ve android arasındaki çatışmayı düşündü bu iyi bir gelişmeydi pek katkısı olmaması canını sıksada ölümlerini izlemek eğlenceli olacaktı, ancak akın ş. nin hayatta kalması işleri güçleştiriyordu o beceriksiz sardokarlara güvenilmeyeceğini bilmeliydi. bunların şu anda bir önemi yoktu ama, serkan g. daha ciddi bir sorunla yüzleşmek zorundaydı. buna da ancak bir deli cesaret edebilirdi ve o da zaten bir deliydi...reaper dönüşümü için hazırlanıyordu...onun hikayesi de yeni başlıyordu...geçmişi bir kenara bırakabileceği yeni bir hikaye.... yüzünü stilgar dağlarına döndü, Ix yapımı piposunun dumanını üflerken acımasız bir ifadeyle sırıtıyordu...

2. BÖLÜM - AKIN Ş.'NİN HİKAYESİ


adı akın ş.'ydi bundan emindi en azından... şimdi biraraya getirmesi gereken ip uçlarını tek tek toplamalıydı. uçaklar ve topterlerle ilgili bir şeyler hatırlıyordu... bir dağ hatırlıyordu... düştüğünü hayal ediyordu karanlığın içinde kendisini çeken bir deniz vardı biliyordu... durgun, karanlık, her organizmasıyla onu arzulayan tek bir gezegen... denizden... kurtulduğunu anlıyordu. hayatta olduğuna göre kurtulmuştu bunu bilmekle anlamak arasındaki ayrımı hissederek soludu. hayattaydı bunu anlıyordu... kafası karışmıştı gene. sarsak adımlarla siyeçine yöneldi, aynanın karşısından geçerken ne kadar talihsiz olduğunu düşünüyordu bu yaşadıklarının yarattığı bedensel deformasyon onu korkunç bir varlığa dönüştürmüştü bununla daha sonra ilgilenecekti ama. androidle pegasusu bulmalıydı... şimdi sırada bir kum solucanı bulmak ve yolculuğa dahil olmak vardı....

1. BÖLÜM - YOLA ÇIKARKEN


pegasusun günlüğünden

"...3 tekila ve 3 votkayı aç karnına yuvarlayıp, sigara içmesi ölümcül olduğu halde, 1 paket sigara içen bu yarı robot adamla hari seldon arasındaki bağlantıyı düşünürken uyuya kalmıştım... sabah beni tekmeleyerek uyandırmasından niyetinin ne olduğunu anlamam gerekirdi aslında, fakat bende ondan aşağı kalır değildim, en başından beri birbirimizi kolluyorduk zorunlu bir yolculuğun biraraya getirdiği iki garip varlık... yola çıktığımızda ikinci güneş yükselmeye başlamıştı... yolda beraberdik... ve bu işi biraz daha uzatmamız gerekiyordu...tehlikesiz görünüyorduk, hatta bir ara yolda küçük bir su samuru bize eşlik etmişti, eğlenceliydi, samurun okumayı bildiğini öğrendiğimde pek şaşırmamıştım, elimde yolculuğun hedefi olan gezegenin haritası vardı. görür görmez kapmış ve büyük bir ciddiyetle üzerindeki yazıları okumaya başlamıştı. manzaraya galiba android bile gülümsedi.
ancak zaman geçtikçe daha fazla hissediyordum işler yolunda değildi, harekete geçmem gerekiyordu. bu andoridle işim bitmeden o benim işimi bitirebilirdi. lazeri kullanmaya karar verdim. elimde mataraya benzeyen şeyin bir lazer silahı olduğunu anlaması fazla zamanını almamıştı... ama bu benim için yeterli zaman anlamına geliyordu...artık çok geçti....farkındaydı, bu onu daha tehlikeli yapıyordu.
Gözlerinde umutsuzluğu gördüğüm anda harekete geçtim.
mataramın kapağını açtığımdaysa, onun da elinde aynısından olduğunu gördüm.
roller değişiyordu.
Şeytanın en büyük kurnazlığının, insanların kendisinin var olmadığını düşünmelerini sağlaması olduğu söylenir... bu yarı robot fakat zayıf düşmüş varlıkla artık tehlikeli bir kumar oynuyordum.... onu hafife almamak gerektiğini o anda anladım...
suyumdan bir yudum alıp mataranın kapağını kapattım..."