çölün karşısında ne kadarda acizdiler. üzerlerinde damıtıcı giysileri olmasa çoktan susuzluktan ölürlerdi. yedikleri tek şeyse solucanların artıklarıydı. bazen, üzerine binmeyi başardıkları devasa kum solucanları ile hızlı bir yolculuk şansları da oluyordu. ama bu konuda da şansları yaver gitmemeye başlamıştı, her nedense solucanlar pek ortaya çıkmaz olmuştu. sanki onların olduğu bölgeden uzak duruyor gibiydiler...
şimdi de o yürüyüşlerden birindelerdi...- sen, yırtıcıların işlevini asla anlayamayacaksın , dedi pegasus.
akın ş. bir yanıyla tehdit anlamına gelen bu sözleri düşündü...- sen ise yaşama saygı duymayı, dedi. yok etmenin özel bir tarafını göremiyorum veya işlevini anlamıyorum..
- yeni bir başlangıcın temelleri için bazen eskiyi ortadan kaldırmanın zorunluluğudur bu, varoluşunun somut karşılığından bağımsız ele alınan bir yaşam düşüncesi bana fazla iyimserce geliyor. kaldı ki bir yok etme tutkusu değil bir yaratma tutkusu bu. düşmanını hayatta tutarak ona yeni bir hayat şansı veriyorsun sen. buna saygı duyuyorum. ama eski koşullarına terk ettiğin her yeni yaşam eninde sonunda yeniden düşmanın olarak karşına çıkacaktır.
- kötü de olsa şans şanstır.-evet ama sen bilinçlerini silerek onların ellerinden neleri varsa alıyorsun. bilinçli tercihlerinin sonuçlarıyla yüzleşme fırsatınıda aynı zamanda. ben onlara yüzleşme fırsatını veriyorum.
-öldürerek?-eh sonuçlardan biri de bu.
-bazen sana da yeni bir fırsat vermek geçiyor içimden.
-sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalacağın bir hediye olacaktır bu...
android sessizce arkalarında yürüyordu... zihni şu an başka bir meseleyle meşguldü... fremen bölgesinin dışına çıkalı epey zaman geçmişti ve rahatça ilerlemeye devam ediyorlardı... bu bir sorundu... dark camilo'nun onlara konuksever davranmayacağını biliyordu... peki ne zaman harekete geçecekti ve o harekete geçtiğinde hazır olcaklar mıydı...
o esnada anroidin dikkatini başka bir şey çekti, yıldızlar neredeyse kaybolmuştu. hayır gündoğumuna daha vakitte vardı. pegasus ve akın da durdu. üçüde gökyüzüne bakıyordu şimdi... birdenbire zifiri karanlığın içine girmişlerdi. yıldızlar ortadan kaybolmuştu...bu gezegende bulut diye bir şeyin varlığından bile bihaber yetişen binlerce kuşak varken gökyüzünü örten bu şeyin ne olduğunu merak ettiler.
üçüde silahlarını yoklayarak yola devam etti.adımlarının ritmini dinliyerek... her biri yapayalnız... çölde ilerliyordu... karanlığa alışmışlardı.
android arada bir pusulasına göz atıyordu... gene saatlerce yürüdüler, gündoğumu yaklaşmıştı artık, çadırlarını kurmak için durdular. gündüz bir saldırı olasılığı yoktu ama genede tedbirli olmak gerektiğini düşünerek çadırlarını kumun altına gömmeye karar verdiler. kumu kazmaya başladıkları sırada gün belli belirsiz aydınlanmaya başlamıştı bile... daha hızlı kazıyorlardı artık.
ilk farkeden akın oldu.
bir terslik vardı. gün doğuyordu ama sıcaklık her zamanki gibi hızlı artmıyordu. durdular. gökyüzü yavaş yavaş maviye boyanması gerekirken, hala kapkaraydı.... ortalık aydınlanmaya devam ederken anladılar. güneşi bir şey engelliyordu.
haftalarca sürebilen korkunç çöl fırtınaları milyarlarca tonluk kumu havaya kaldırabilecek güçtedir. yüzlerce kilometrekarelik bir alanı kaplayan bu toz bulutları ise gökyüzünde bazen haftalarca kalabilir.
tam şafak vakti, herbiri kafalarını kaldırıp üzerlerindeki bu yeni çöle baktılar. yerden kilometrelerce yukarıda yeni bir çöl vardı adeta. kum bulutları güneşe perde çekmişti.
güneş ışınları kristalize olmuş kum tanecikleriyle ışık oyunları oynuyordu. bu enfes manzarayı izlerken, pegasus, "evet" dedi. "artık gündüzde ilerleyebileceğiz, bu kum denizinin bize yardımı dokunabileceği hiç aklıma gelmezdi".
"bunun iyi mi kötü mü olduğunu ilerde anlayacağız" dedi android.
akın," biraz dinlememiz lazım, fırsatımız varken değerlendirelim" diyerek çadırını kurmaya devam etti.
bir kaç saat sonra onlara inanılmaz bir mucize gibi gelen bir şey yapıyorlardı: gündüz dışarıda yürümek!
açık çölde geçirdileri 15. günden sonra nihayet az da olsa aydınlık bir havada yürüme fırsatı bulmuşlardı. çölü gündüz görmek ilginç bir manzaraydı, nasıl bir yerde olduklarını daha iyi anlamalarını sağlıyordu. yürüyüş devam ettikçe ışık daha da azalıyordu.
şimdi daha kalın bir tabakanın altından geçiyor olmalıydılar. hava sanki korkunç bir sağnak patlamadan hemen önceki gibi bir hal almıştı. aslında garip bir kasvet bütün çöle hakimdi ama, üç yoldaş gayet keyifli bir biçimde gezintideymişçesine yürümeye devam ediyorlardı. keyifleri, henüz çok uzakta olsa da stilgar dağlarını görünce daha da arttı... belki dağa çok vardı ama artık küçük tepeler ve kayalıklar daha sık karşılarına çıkıyordu. bu yolculuğun daha kolay geçeceği anlamına da geliyordu. belki kayalıkların içinde bir mağaraya bile denk gelebilirlerdi, ki bu biraz da su bulma umudu yaratıyordu. su sadece akın ve pegasus için değil android içinde önemliydi. bedeni organik-mekanik bileşimden beyni ise tamamen organikti. az da olsa su onun için de gerekliydi.
"kuşkuların boşa çıkıyor android" diyerek gülümsedi pegasus.
"işte neredeyse stilgar dağlarına vardık bile, şu fremen olayını ve bozulan topterleri saymazsak, herşey yolunda, şimdiye kadar iyi bir yolculuk oldu bile diyebiliriz"
"sen çölün kendisini hafife alıyorsun" dedi eski fedaykin komutanı. "suyumuz biteli üç gün oldu ve biz hala yoldayız, suyu bulmak sandığın kadar kolay değildir burada. ayrıca topterlerimiz bozulduğundan beri hiç fırtınaya yakalanmadık. fırtına çıkarsa kaçmamız imkansız artık"
"iyi birşey çıkmaz mı senin ağzından" diye homurdandı pegasus.
akın en öndeydi, bir kaç kilometre ilerideki kayalık tepeyi işaret etti," şuraya vardığımızda fırtına ve susuzluk sorunlarını belki halledebiliriz" dedi.
pegasus kayalıklara bakarken şunu düşünüyordu "bunu neden hala sürdürüyorum acaba".
"belki geri dönecek bir yerin olmadığından" dedi, eski fedaykin komutanı.
şimşek hızıyla geri döndü pegasus, android ölüme bu kadar yakın olduğu başka bir an daha hatırlayamadı. soğukkanlılığını koruyarak devam etti "aklınla bulamadığın doğruyu öfkenle bulmak gibi garip bir maharetin var. bu yolu sonuna kadar götüreceksin bunu ikimizde biliyoruz " dedi.
pegasus, sinirinden çatlamak üzereydi. sesi gırtlağından hırıltı halinde çıktı, "sen. az önce. benim zihnimi mi okudun?"
android tam ağzını açmıştı ki, akının bağırtısı ikisininde dikkatini o yöne çekti.
akın 10 metre kadar önlerine bağırarak ileriyi gösteriyordu,
"geliyorlar" diyordu ...
"geliyorlar"....
ilk farkeden akın oldu.
bir terslik vardı. gün doğuyordu ama sıcaklık her zamanki gibi hızlı artmıyordu. durdular. gökyüzü yavaş yavaş maviye boyanması gerekirken, hala kapkaraydı.... ortalık aydınlanmaya devam ederken anladılar. güneşi bir şey engelliyordu.
haftalarca sürebilen korkunç çöl fırtınaları milyarlarca tonluk kumu havaya kaldırabilecek güçtedir. yüzlerce kilometrekarelik bir alanı kaplayan bu toz bulutları ise gökyüzünde bazen haftalarca kalabilir.
tam şafak vakti, herbiri kafalarını kaldırıp üzerlerindeki bu yeni çöle baktılar. yerden kilometrelerce yukarıda yeni bir çöl vardı adeta. kum bulutları güneşe perde çekmişti.
güneş ışınları kristalize olmuş kum tanecikleriyle ışık oyunları oynuyordu. bu enfes manzarayı izlerken, pegasus, "evet" dedi. "artık gündüzde ilerleyebileceğiz, bu kum denizinin bize yardımı dokunabileceği hiç aklıma gelmezdi".
"bunun iyi mi kötü mü olduğunu ilerde anlayacağız" dedi android.
akın," biraz dinlememiz lazım, fırsatımız varken değerlendirelim" diyerek çadırını kurmaya devam etti.
bir kaç saat sonra onlara inanılmaz bir mucize gibi gelen bir şey yapıyorlardı: gündüz dışarıda yürümek!
açık çölde geçirdileri 15. günden sonra nihayet az da olsa aydınlık bir havada yürüme fırsatı bulmuşlardı. çölü gündüz görmek ilginç bir manzaraydı, nasıl bir yerde olduklarını daha iyi anlamalarını sağlıyordu. yürüyüş devam ettikçe ışık daha da azalıyordu.
şimdi daha kalın bir tabakanın altından geçiyor olmalıydılar. hava sanki korkunç bir sağnak patlamadan hemen önceki gibi bir hal almıştı. aslında garip bir kasvet bütün çöle hakimdi ama, üç yoldaş gayet keyifli bir biçimde gezintideymişçesine yürümeye devam ediyorlardı. keyifleri, henüz çok uzakta olsa da stilgar dağlarını görünce daha da arttı... belki dağa çok vardı ama artık küçük tepeler ve kayalıklar daha sık karşılarına çıkıyordu. bu yolculuğun daha kolay geçeceği anlamına da geliyordu. belki kayalıkların içinde bir mağaraya bile denk gelebilirlerdi, ki bu biraz da su bulma umudu yaratıyordu. su sadece akın ve pegasus için değil android içinde önemliydi. bedeni organik-mekanik bileşimden beyni ise tamamen organikti. az da olsa su onun için de gerekliydi.
"kuşkuların boşa çıkıyor android" diyerek gülümsedi pegasus.
"işte neredeyse stilgar dağlarına vardık bile, şu fremen olayını ve bozulan topterleri saymazsak, herşey yolunda, şimdiye kadar iyi bir yolculuk oldu bile diyebiliriz"
"sen çölün kendisini hafife alıyorsun" dedi eski fedaykin komutanı. "suyumuz biteli üç gün oldu ve biz hala yoldayız, suyu bulmak sandığın kadar kolay değildir burada. ayrıca topterlerimiz bozulduğundan beri hiç fırtınaya yakalanmadık. fırtına çıkarsa kaçmamız imkansız artık"
"iyi birşey çıkmaz mı senin ağzından" diye homurdandı pegasus.
akın en öndeydi, bir kaç kilometre ilerideki kayalık tepeyi işaret etti," şuraya vardığımızda fırtına ve susuzluk sorunlarını belki halledebiliriz" dedi.
pegasus kayalıklara bakarken şunu düşünüyordu "bunu neden hala sürdürüyorum acaba".
"belki geri dönecek bir yerin olmadığından" dedi, eski fedaykin komutanı.
şimşek hızıyla geri döndü pegasus, android ölüme bu kadar yakın olduğu başka bir an daha hatırlayamadı. soğukkanlılığını koruyarak devam etti "aklınla bulamadığın doğruyu öfkenle bulmak gibi garip bir maharetin var. bu yolu sonuna kadar götüreceksin bunu ikimizde biliyoruz " dedi.
pegasus, sinirinden çatlamak üzereydi. sesi gırtlağından hırıltı halinde çıktı, "sen. az önce. benim zihnimi mi okudun?"
android tam ağzını açmıştı ki, akının bağırtısı ikisininde dikkatini o yöne çekti.
akın 10 metre kadar önlerine bağırarak ileriyi gösteriyordu,
"geliyorlar" diyordu ...
"geliyorlar"....







