16 Ocak 2013 Çarşamba

sen, sık sık gülen...

niye içim içime sığmıyor gene. ki aslında hep böyle sayılırım. tarih, hayat, kavga ve aşk üzerine söyleyecek anlamlı bir şeyler bulmak istiyorum bulamıyorum. aslolan yaşamaktır demişti bir arkadaşım, öyle elbette. kelimeler kifayetsiz kalıyor işte. gülen insanları seviyorum, gülerken de sevecen bir akdeniz çizgisini sol yanına ağzının iliştiren insanları daha çok seviyorum. ama gel gör ki bu çaresizlik hissi peşimi bırakmıyor işte.
bazen maxvell'in elektormanyitk alan kuvvetleri denklemi üzerinden materyalizm ve ampiryokritisizm kitabında lenin'in idealistlerle giriştiği kavgadan ekim devrimine uzanan düşünsel serüvenin peşine düşüyorum, bazen aşkın metafiziği ile haşır neşir oluyorum. peşimi bırakmıyor çözümsüzlük. soğuk havada denizi izlerken bir çay bardağına sarılmış elimi düşlüyorum. elimin çay bardağında bıraktığı ize bakıyorum... yenikapıda demirlemiş yük gemilerine dalıp gidiyorum... geçmiş günlerimi düşünüyorum. ama içinde yaşadığım o "an" işte. bir fıskiye oluyor. donup kalıyorum. ben neyi düşlüyorum...